Sıradan hayatlar

İnsanoğlunun şaşırtıcı başarıları her daim gözlerimizi kamaştırıyor; hatta kimi zaman adeta bizi bizden alıyor. Bir opera sanatçısının sesi ile dalıp çıktığı derinlikler, bir piyano virtüözünün akıllara ziyan performansı, bir ressamın renklerle şiir yazışı, dünyanın tepelerinden korkusuzca kendini bırakan “basejumper”ların tüyleri diken diken eden cesareti, hattatların göz yaşartan desenleri, hafıza şampiyonlarının şaşırtıcı becerileri ve daha nice akıl almaz insani başarılar, hayretten ağzımızı açık bırakıp bizi kendilerine hayran ediyorlar.

Bir şeyler yapacağımız zaman, adettendir, içten içe “onlar gibi” olmak isteriz. Mükemmelleri örnek alır, onlar gibi olma yolunda kimi zaman yıllarımızı harcarız. Bir kısmımız mesela, bencileyin, sevdikleri müziği sadece dinlemekle yetinemezler, onu aynen, hayran oldukları kişiler gibi, hatta onlardan da iyi yapmaya heves ederler. Dehanın yüzde doksanının çalışmak olduğunu bildiğimizden, genç ve zamanın bereketli olduğu dönemlerde “kendimizi gerçekleştirmek” adına zaman ve enerjimizin büyük çoğunluğunu bu çabalara seve seve ayırırız. Amacımız, her ne yapıyorsak, dünyada parmakla gösterilecek “en”ler arasında zikredilmektir çoğu zaman. Çoğunluğumuz başaramaz bunu elbet; yolun bir yerinde vazgeçer; geriye boşa harcanmış aylar, yıllar, umutlar ve çoğu kez tonla maddi harcama bırakarak…

Diğer insanların başarılı oldukları alanlar, kalıplar vardır. Kimisi konuşmada, kimisi, sporda, kimisi bir sanat dalında, kimisi de politikada, yahut insan ilişkilerinde parıldar. Önce bu kişilere, sonra yaptıkları işlere ilgi duyarız genelde. Onların yaptığı işi onlar gibi yapmak, hatta onlardan daha iyi yapmak, en azından hayatımızın bir döneminde, neredeyse ana odaklanma noktası haline gelir. Öykünme tabiatımızda vardır çünkü. Ama bu özenenlerin kahir ekseriyeti, “hayran oldukları o iş için doğmamış” olduklarını bir süre sonra anlarlar.

“Sıradan olmamak gerek” desem size, çoğunuz benimle aynı fikirde olursunuz. “Sıradan olmamak lazım” argümanını onaylayan bir çok insanlar birlikte sıradanlaşmak pahasına bunu yaptığınızı bile fark etmezsiniz çoğu zaman… Sıradışı olmanın gerekli bir şey olduğu algısı, en “sıradan” algı tiplerinden birisidir halbuki. Neden? Belki de sıradanlığın zıddının sadece “farklı olmak” değil, aynı zamanda ve hemen her zaman “başarılı olmak” gibi algılanmasından dolayıdır. Halbuki hiç de öyle değildir mesele. Sıradan olmamak için, hayatında sıradan gördüğü her şeye sırtını dönen ve böylece yıllar boyu gözünün önündeki imkanlardan, hatta mucizelerden bihaber yaşayan insanları tanısanız, sıradışı olmaya çalışırken kaçırdıklarınızı daha iyi anlayacaksınız, anlayacağız belki...

Başarılı ve usta insanlara dikkat edin. Biz onları genellikle hep başarılı oldukları işlerle ve o işler bağlamında tanırız. Başka bir hayatları olduğu, hayatlarının diğer alanlarında neler yaşadıkları pek aklımıza gelmez. Onlar gibi olamayışımıza içten içe hayıflanırız bazen. Ama acaba, o hayranlık uyandıran görüntü ne pahasına karşımızda arz-ı endam eder, bunu bilebilir miyiz? Bir enstüman virtiözü, bir sahne sanatçısı, bir politikacı, bir bilim adamı, bir sporcu, bir söz ustası, bir romancı; medyada karşınıza çıkan her “haber değeri taşıyan” insan, kendini tam anlamıyla gerçekleştirmiş midir acaba? Her zaman mutlu mudurlar? Hayatlarından doyum hissederler mi? Yaptıkları onları tatmin eder mi?

Biliyorum, aklınıza hemen ünlülerin ancak aylar süren evlilikleri, bunalımları, intiharları, dağınık hayatları, magazin basınına malzeme olan abartılı yaşamları ve tepkileri geliyor. Bunlar sadece basının cımbızladığı bir kaç başıbozuk hadise mi yoksa sandığımızdan çok daha mı yaygın bu tip insanlar arasında acaba?

İnsan gibi neredeyse sonsuz boyutlu bir varlığın, bu dünyada herhangi bir alanda kalburüstü bir başarıya sahip olmasının bedelini biliyor muyuz? O başarıyı hepimiz istiyoruz belki ama, onun bedelinin farkında mıyız? Ödeyebilecek miyiz?

Kendi olmak ve “sıradanlaşmak”

Genel bir prensibi kabullenmekte pek zorlanmayız: Herkes bir şeyleri diğerlerine göre daha “rahat” yapar; ve o işi yaparken doğal olarak çok daha üretken ve verimlidir. Gerek doğuştan, gerekse erken çevremizin sağladığı imkanlardan gelen yeteneklerimizin benzersiz bir kombinasyonuna sahip bireyler olarak bir çoğumuz diğerlerinden çok farklı ve yeganeyizdir. Kimisi, minicik ses frekanslarını dahi birbirinden ayırabilecek bir işitme donanımıyla, kimisi en karmaşık beden hareketlerini kolayca yapabilecek bir beden ve vücut yapısıyla, kimisi de insanları bir bakışta anlayabilecek bir empati yeteneğiyle dünyaya gelmiş olabilir. Yahut bu sıradışı becerilerinin önemli bir kısmını yaşamlarının ilk yıllarında kendilerine kısmet olan sosyal çevrenin etkileri sonucunda istemsiz olarak edinirler. Bu insanların hayatlarında yapabilecekleri en kolay işler de işte bu hazır yeteneklerinden azami düzeyde istifade edebilecekleri alanlardır. “Bir şeyi yaparken mutlu ve verimli olabiliyorsanız, o iş için dünyaya gelmiş olma ihtimaliniz yüksektir” desek, herhalde çok yanlış bir çıkarım olmaz. Fakat bir çoğumuz, özellikle eğitim ve sosyal etkileşim süreçlerinde, sınırlı sayıdaki seçeneklerden bir tanesine uyum yapmaya zorlanır, çoğu zaman bize hiç uygun olmayan alanlarda başarılı olmaya mecbur bırakılırız. Moda, medyatik pompalamalar ve geçici popüler heveslerin sevkiyle, hiç bir zaman derinleşme imkanı bulamayacağımız nice uğraşla, nice bilgi biçimi ile zaman harcamak durumunda kalırız. Bu dünyadaki her insan gibi “benzersiz” olduğumuzu bize pek kimseler hatırlatmadığı için, şu sonsuz olasılıklar evrenini bir kaç başarı formülüne indirgeyen hazır-lop paketler yüzünden, ekserimiz mutsuz ve sıkıntılı bir hayatın içinde bulur kendini. Heveslerimiz de böyledir; ne olduğumuzu bilmeden, ne olacağımızı hayal etmeye başlamış buluruz kendimizi...

Gördüğüm genel bir manzarayı sizinle paylaşayım: Bir tek işte en iyi olmak için hayatından büyük fedakarlıklar yapan çok insan var. Uzaya robotlar göndermekten tutun, elindeki müzik aletini neredeyse konuşturmaya varana kadar, insan kabiliyetlerinin sınırlarını zorlayarak elde edilen nice başarılar görürüz her gün. Bunların hepsi de insandır ve potansiyelleri içinden bir tanesini seçerek gerçekleştirme yolunda bir kader çizgisi takip etmişlerdir. Ödüllerden, konserlerden, alkışlardan, takdir ve teşekkürlerden sonra kendi yaşamına çekilen o “sıradışı” insan ne yapar peki? Ne yapacak, sizin-benim gibi, her faninin dertleri onda da mevcuttur ve o dertleri ile başbaşa kalır. Belki maddeten bir çok sorunu, geçici bir zaman için de olsa, hallolmuş görünür; ama şimdi daha büyük bir derdi vardır onun: Yaşamının geri kalanı ile ne yapacaktır? Yaşama sanatı hakkında bilgi sahibi midir acaba? Kendi ile başbaşa kaldığında, etrafındaki gerçek aile ve dost meclislerinde mutluluğu tadacak mecali kalmış mıdır? Eğer bunları yapabiliyorsa, biliniz ki çok nadir ve seçkin bir örnek ile karşı karşıyasınızdır. Zira günümüzün yaygın “batı menşeli” toplumsal kabullerinden birisi olan “başarı ve sıradışılık” ülküsü, hayatın erken dönemlerinde elde edilip yerleşmesi gereken o eşsiz “yaşam bilgisi”nin sarfını gerektirecek kadar derin bir yoğunlaşma ister. Ardından edinilen yeni yaşam ise, içinde hiç kimsenin nasıl yaşayacağını pek bilemeyeceği bir muammadır. Biyolojik olarak en fazla 150 kişilik bir çevreyle baş edebilecek bir zihinle, bazen bütün ülkede, bazen bütük dünyada tanınan, bilinen biri olma arasındaki tezatı yenebilecek bir zihin bulabilmeniz, işte bu nedenle çok zordur.

Kendini gerçekleştirebilmek

Olağanüstü yetenekler geliştirmek için harcanan zamana dikkat etmek gerek. Beş yaşında usta işi besteler yapmaya başlayan bir çocukla, onlarca sene enstrüman icrası yapıp da ancak ustalaşabilen insanlar arasında temel bir fark vardır. İlki, doğuştan gelen altyapısı uyarınca hareket eder ve “mecrasını bulma”nın avantajından istifade eder. Diğeri, belki de şartları baştan uygun olmasa da, azim ve çalışma ile belli bir noktaya ulaşır. Peki bunlardan hangisi “kendini gerçekleştirmek”tir acaba? Bunun ölçülerinden bir tanesi olarak yaşamdaki doyum ve mutluluk bir ölçü olabilirdi. Ama ne yazık ki “çok geç” olmadan bu ölçekteki fark edilebilir işaretleri görebilme imkanımız olmuyor. Yanlış tercihler yüzünden gün geçtikçe biriken mutsuzluk, bazen orta, bazen ileri yaşlarda vurur insanı. Mesela sırf yüksek puan alabildiği için üniversite tercihlerinde tıp fakültesi gibi bölümler kazanan ve tüm ömrünü aslında hiç sevmediği, mizacına hiç uygun olmayan bir meslekle geçiren nice insanımız var. Sırf yüksek puan alabilecek kadar çalışkan ve hızlı işlem kapasitesine sahip oldukları için adeta ömür boyu cezalandırılan nice insan… İş garantisini veya diğerlerinin gözündeki prestiji öncelerken mutluluğu ikinci planda bırakmak, ne büyük günahtır! Halbuki o yüksek puanlı teknik mühendislik bölümlerinde ne sanatçılar, ne edebiyatçılar, ne düşünce adamları vardır ve sırf “yüksek puan” alabildikleri için, insanlık belki de ebediyen onlardan mahrum kalacak; kendileri de hiç öyle olmamarına rağmen, sıradan bir hayat süreceklerdir. Bu kayıp, telafi edilebilir bir kayıp mıdır?

Düşünelim: İnsan potansiyeli sınırsızdır. Dünya üzerindeki, yahut ülkenizdeki insan sayısını düşünün. Her biri bambaşka; parmak izleri kadar yegane ve benzersiz. Her biri dünyayı başka başka biçimlerde görüyor, her biri ilhamları farklı yönleriyle algılıyor. Fakat önümüze koyulan seçenekler öyle mi? Bir kaç tane seçenekle kuşatılmış durumdayız. Okullarda okuyan çocuklar “ya sayısalcı, ya sözelci” olmak durumundalar. Matematik zekası yüksek olanlar illa ki teknik bilimlerden birisine, fen bilimlerine yöenlmek zorundalar. Sözel zekası yüksek olanlar ise sosyal alanlarda ömür geçirmeye mahkumlar. Halbuki Johann Sebastian Bach’ın senfonilerindeki matematiksel sanata ulaşacaksak, bunu böyle bir seçenek sistemi ile nasıl yapacağız? Fen bilimlerinin baş göndüren bulgularını kuşbakışı bir yaklaşım ile söze dökebilecek, bilim felsefesi ve insan düşüncesinin yeni kapılarını zorlayacak söz ve düşünce üstadlarını fen bilimlerinden nasıl çıkartacağız? Türkiye’de temel bilim bölümleri bir bir kapanıyor; felsefe gibi alanlar gittikçe gözden düşüyor, tenhalaşıyor. Gencecik insanlar “daha kolay iş bulabilecekleri” bölümlere yönleniyor yahut yönlendiriliyorlar. Üretim çarkı içinde “iş bulma”nın hayatın tek amacı haline geldiği distopik bir dünyayı anlatan ahmakça bir film izliyor gibiyiz. Fizik bölümlerinden birisinin öğretim üyesi olan bir arkadaşımın serzenişi hala aklımdan çıkmıyor. Ben “fizik bölümlerinin kapanmasından” yakınırken o sözümü kesti ve “bırak kapansın hocam” dedi. Şaşırdım. Devam etti: “Zaten iyice gözden düştü, puanları yerlerde sürünüyor. Ben o kadarcık puanla gönülsüz gelen adamları nasıl fizikçi yapayım, onlara nasıl kuantum fiziği anlatayım? Kapansın gitsin, daha iyi!”

Aileler bilmeden bu değirmene su taşımaya devam ediyorlar. “ben felsefe okumak istiyorum” diyen çocuklarını “felsefe yapma bana!” diye susturup, onların adam gibi mesleklere yönelmeleri için ellerinden geleni yapıyorlar. Düşünemeyen, çağını okuyamayan, her şeyden ötesi, tatminsiz ve umutsuz bir neslin nelere mal olduğunu ve olabileceini bilmiyorlar, belki de bilmek istemiyorlar…

Kendimizi hapsettiğimiz seçeneksizliğin bizi sürüklediği felakete dair adım seslerinden sadece birisidir bu. Yaşamayı unuttuk. Mutlu olmayı gündemimizden çıkarttık. Şehirli insan neden yaşadığını bile unutmak üzere. Sanayi devriminin neticesinde şekillenen ve insanları devasa üretim-tüketim makinasına birer dişli çark olarak yetiştirmek üzere kurgulanmış, adına “eğitim” dediğimiz sürecin en anlamsız ve anakronik sürecini yaşamaya devam ediyoruz. Herkes üniversite profesörü olacakmış gibi yönlendiriliyor. İnsanlar adedince çeşitlilik arz etmesi gereken tabii insan yaşamına bu eğitimide hiç bir yer yok. Bu daracık seçeneklere sığamayanlar, başarısız olarak damgalanıyor. Kendini alabildiğine törpüleyip bu seçeneklerden sağ-salim çıkabilenler ise, geride kalan kısımları ile kendilerine ve topluma faydalı olmaya çalışıyor. İşte günümüzün “çözümsüz” elitlerinin üretim bandı, kabaca böyle işliyor…

Yaşama Sanatı

Jean Jacques Rousseau der ki:

“Birçok insan matematiğin yasalarını bilir ve güzel sanatların bir çoğunda beceri sahibidir. Fakat çoğu insan, yaşamı yöneten yasalarla, yaşama sanatı denen o güç hakkında az şey bilir. Bir insan bir uçak yapabilir ve onunla bütün dünyayı dolaşabilir. Fakat nasıl mutlu, başarılı ve memnun olunacağını öğreten o basit sanatın tamamen cahilidir. Sanatları öğrenirken, listenin en başına “yaşama sanatı”nı koymayı unutma…”

Çocuk yetiştirirken ne yapsak? Sıradışı ve “başarılı” bir kişi mi; gerçek ve sıradan bir insan mı yetiştirmeli? Yoksa her ne olacaksa, yetişmesine izin verip önündeki çer-çöpü temizlemekle mi uğraşsak?

Karar sizin...

* * *

(Kültür Ajanda Dergisi Nisan 2014 sayısı için kaleme alınmıştır)

Seminer: İslam toplumunda din-bilim ilişkisi; Evrim kuramı örneği

8 Mart 2013 günü İstanbul Akabe Vakfı'nın daveti üzerine yaptığım evrim-yaratılış-İslam sohbetinin video kaydına Youtube'dan ulaşabilirsiniz:

Yalan ile hakikat bulunur mu?

Bir gün basit bir karar veririsiniz. Bir hadisede, bir tartışmada, yahut bir kavgada taraf tutma “fırsatı” ortaya çıktığında, taraf olup olmamaya karar vermek böyle bir şeydir. Taraf olmaya karar verdikten sonra hangi tarafı seçeceğine karar vermek de bir karar işidir elbette; fakat genellikle bu basamak, taraf olma kararını adeta anında, kendiliğinden takip eder. Sadece basit bir karardır; ama sonra, olayın, yahut ihtilafın şiddetine bağlı olarak, artık her sözünüzü, her davranışınızı ve hatta tahayyül ve algınızı etikeleyecek bir hal alır o “minik” karar”lar.


Bu tip kararlar, bu gün beyin ve zihin çalışmalarından biliyoruz ki, kahir ekseriyetle “muhakemeden” kaynaklanmaz. O zamanki bilgi, birikim, zan, refleks ve yaşanmışlıkların ortalaması olarak, kendiliğinden ortaya çıkar. Bunun en açık delili, verilen bir çok karar ve sonrasındaki davranış şekillerinin, belli bir zaman sonra derin bir analiz yapıldığında, çoğu kez “ziyadesiyle saçma ve gereksiz” olduğunun fark edilmesidir. Yani hayatımızda verdiğimiz irili-ufaklı neredeyse tüm kararlar, aslında “bilinçsiz/şuursuz” zihnimizin birer ürünüdür.


Kühnüne gazetelerden, dergilerden, internet sitelerinden vakıf olduğunuz; bahsi geçen insanları şahsen hiç tanımadığınız hadiselerde tarafınızı seçerken bu şuursuz seçim durumu daha da belirgindir. Öyle ya, elinizde doğrudan bir veri yoktur; her şey dolaylı olarak size ulaşır ve özellikle de “kendi iradeniz ile” takip etmeye “karar verdiğiniz” kaynaklar sizin için daha “inandırıcı” ve “doğru”; karşıt görüşü savunanlar ise “yalancı”, “cahil”, yahut “manipülatif”tir. Yani zihninizin rahatı ve tabiatı gereği, öyle olduğuna inanmak durumundasınızdır (aksi halde iç tutarlılığınızı sağlayamazsınız).


Zihnimizin filtreleri


Bu satırları size sadece bir beyin ve davranış bilimci olarak değil, hayatı boyunca bir çok “karar vermek” ve “taraf seçmek” zorunda kalmış ve bunun çeşitli sonuçlarını yaşama, bu sonuçları analiz etme kısmetine kısmen nail olmuş bir insan olarak yazıyorum. Hiç birimiz, beynimizin ve zihnimizin bu “filtreleme” özelliğinden bağışık değiliz. Zihnimiz, verdiğimiz kararlar ve zihnimize yüklediğimiz “yazılımlar” aracılığıyla gerçek dünyayı sıkı bir filtreden geçirerek algılar; zira yapısı böyle kurgulanmıştır. Dünyadaki karmaşık gerçeklikle başa çıkabilmek için zihnimize dercedilmiş en önemli aygıtımızdır bu “filtreler”. O kadar etkilidirler ki, istemezsek, söylenileni duy(a)maz, gösterileni gör(e)mez hale gelebilir; akletme yeteneğimizi tümden bu filtrelerin emrine verebiliriz. Öte yandan, insan olmanın temel iktizalarından birisi, bütün hayvanatla ortak paylaştığımız bu gerçekliği basite indirgeyen filtre sisteminin varlığından haberdar olup, bunu esnetme ve daha bütüne matuf bir algıyı inşa etme yolunda çaba göstermektir. kemale ermenin rükünlerinden birisidir bu. Ama bunu çoğumuz yapamayız; zira günlük davranış rutinlerimiz açısından çok zorlu bir görevdir bu aynı zamanda. Bilginin, daha doğrusu “malumatın”, insanı çok aşan bir hızda akıp durduğu günümüz dünyasında, bu görev iyice zor, bu sebeple de kemal iyice uzaktadır artık.


Kırk yılı aşkındır bu ülkede yaşarım ve bu süre boyunca hep birbirimizi yedik. Bahanemiz boldu; ve bu gün görüyoruz ki, bahane havuzumuz neredeyse nihayetsizdir. Her dönem olağanüstü; her bir taraf kendince “sütten çıkmış ak kaşık” ve her cephe kendince “hakikatin yegane temsilcisi” idi. Aksi bir atmosferi hafiften tatsak bile keyif alacak kadar uzun sürdüğünü hiç görmedik. İşte bu gün yine şartlar, bizi, insanın ve evrenin sırlı yaratılışının mesajlarını okuma yönündeki asli görevimizden saptırıp, bu “ön-insanlara has” sorunlara dair kalem oynatmaya zorluyor. Buna hep direniyorum, direndikçe de insanın üzerine ne kadar insafsızca hücum ettiğine her seferinde bir daha, bir daha şahit oluyorum.


Aynı çatı altındaki karı-kocalar, anne babalar, ebeveynlerle çocuklar, kardeşler, arkadaşlar arasına bu ihtilaflar bütün şiddetiyle giriyor. Bizleri aslında hiç ilgilendirmeyen mevzularda rahatlıkla birbirimize düşman hale gelebiliyoruz. Ben bu oyunu reddediyorum ve size de reddetmenizi tavsiye ediyorum. Zira ardımızda ancak, zaman geçip de köprüden bir çok sular geçtikten sonra, çoğunu hatırlamaya utanacağımız söz ve fiiller bırakıyoruz.


Bu utancın büyük bölümü, kendi kendimizi ikna ettiğimiz yalanlardan kaynaklanıyor. Doğrudan şahit olmadığımız, aslını-astarını bilmediğimiz, fakat yaptıklarımızın doğruluğundan kesinlikle emin olalım diye kulağımıza “sağdan-soldan” üflenen, iman derecesinde kat’i kanaat getirdiğimiz tüm malumat, ekser itibariyle yalanlardan oluşuyor. Malumat doğru olsa da bizim onu okuma biçimimiz ekseri “filtre”lere bağlı çarpıtmalardan dolayı, sakat ve eksik. Her adımı “doğru” bile olsa, yalan mı doğru mu olduğunu birinci elden tesbit edemeyecek olduğumuz gerçeği, verdiğimiz kararın ardından savunduğumuz her şeyin “potansiyel yalan” olma riskini beraberinde getiriyor. O yüzden Hadis’i Şerif’te “Kişinin her duyduğunu söylemesi, ona günah olarak yeter” ikazına muhatap oluyoruz. O yüzden “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” mealindeki İlahi ikaza dikkat etmemiz isteniyor (Hucurat-6). “Fasık” terimi, “doğru yoldan sapmış”; yani görevini hakkıyla yapmayan; “işine yalan-tarafgirlik-haset-hile vesair karıştıran” gibi bir çok tanımı içinde barındıracak şekilde “karnı oldukça geniş” bir terim olduğu için, bu ikazın dehşetini anlamak istemiyoruz belki de...


Devir “vebal” devri


Bu gün manşetleri işgal eden kavga, bir şekilde “iman etmiş” yahut “iman etmiş olduğunu dili ile ikrar eden” insanlar arasındaymış gibi gözüküyor. Dolayısıyla yukarıda sadece iki tanesini örnek verdiğim ikazlara doğrudan muhatap olanlar, aslında bu günkü suni ve anlamsız kavganın tarafları. Yukarılarda, üst düzeylerde neler olduğunu bilmiyor ve buna rağmen küçük dünyanızda bu kavgaya hatırı sayılır bir yer ayırıyorsanız, büyük bir hata içinde olduğunuzu bütün Rahmani kıstaslara referans ile gayet açıkça söyleyebilmemiz mümkün.


En muhtemel hakikat şudur: Bu gün, manşetlerden yürütülen bu kavgalarda taraf olmaya ve tarafının hangisi olacağına “anında” karar vermiş olan herkes, büyük bir yalanı yaşıyor. En dar kişisel dairenizdeki ilişkilerinizi etkileyen manşetler ve sizden ırak kaynaklardan gelen havadisler hayatınızda önemli bir yer tutmaya başlamışsa, asli işinizi bırakıp, adi işerle meşgul olmaya başladığınızdan emin olabilirsiniz. Ülkenin tepesindeki “vesayet” kılıcının kısa bir süre gözden yitmesi sonucunda ülkedeki “inanan” insanların gündemi ne hale getirdiğini görünce, “Neye layıksanız öyle yönetilirsiniz” prensibinin hakikatini bir kez daha, bir kez daha, acı ve kederle anlıyoruz.


Siyasi analiz isterseniz...


Siyaset, günlük söylemlerle durumu idare etme sanatı; oradan çok büyük bir hayır veya hikmet beklemek aklın doğasına aykırı. Bediüzzaman Said-i Nursi, siyasetten Rabb’ine sığınırken, bu açık gerçeği bütün gerekçeleri ile eserlerinde defaatle savunmuş bir isimdi. Ama o zatın fikirlerini takip ettikleri iddiasıyla kendisine “hizmet hareketi” diyen bir hareketin “bazı” mensuplarının bu kavgada aynı bozuk ağız, aynı belden aşağı taktikler, aynı “kapı dinleme” cibilliyetsizliğini yöntem olarak benimseyivermesi, sadece bu gün değil, bizi yıllar boyu uzun uzun düşündürmesi gereken bir süreç olarak şimdiden zihnimizde yerini aldı (onlar yapmıyor bu dinlemeleri/montajları belki; ama adeta şehvetle bunların üzerine atılıp sahiplenmeleri, daha da mide bulandırıcı aslında). Akıl, ahlak, adalet ve adap adeta buharlaştı; varsa yoksa karşı tarafın gözünü oyma hamlelerine kutsiyet atfetmek kaldı. “Siyaset neden bu kadar kirli” diye soranlar, siyasetten uzaklıklarını her fırsatta beyan eden odakların siyasete nasıl “bağırsaklarından” giriş yapmaya çalıştığını da göz ardı etmezlerse, sorunun cevabı izahtan gayet vareste olur. “Toplumun vicdanı” olması gerekenler “yellenirse”, siyasetin de ortalığı böyle pisliğe batırmasında garipsenecek bir yan yoktur. Her şey karşılıklıdır kısacası; melek ve şeytanların savaşı değil izlediğimiz... Kendi tarafında gördüğü alçağa "alçak" diyemeyen eziklerin trajedyası...


Netice-i kelam, ortadaki genel iz’ansızlıktan rahatsızsanız, muhtemelen doğru yerdesiniz; fakat sadece “karşı taraf”ın iz’ansılığı sizi meşgul ediyorsa, aklını bir yere teslim etmiş zavallılar arasındasınız. Bu dünyayı cehheneme çevirip, ardından “öbür tarafta” cennet bekleyenler, çok büyük sürprizlere hazır olmalılar. Zira bu dünya, ahiretin tarlasıdır ve nasıl yaşarsanız öyle ölür, nasıl ölürseniz öyle haşredilirsiniz… İman ediyorsanız, bunu biliyorsunuzdur, ama işte bazen, bunu hatırlamak işimize gelmeyebiliyor...


* * * * *

(Haber Ajanda Dergisi Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır...)

Bilim-inanç-akıl-yaratılış ve evrim üzerine Emre Dorman ile sohbet

8 Mart 2014 akşamı Dr. Emre Dorman'ın Hilal TV'de yayınlanan "Akıl ve İnanç" adlı programında akıl, bilim, inanç, evrim ve yaratılış gibi konularda çok keyifli bir sohbet yaptık. Programın kaydını aşağıda izleyebilirsiniz:


)

Öteki Gündem: Çizgi Ötesi

Ölüm ve ölüme yakın deneyimler gibi konularda sohbet etmek üzere 9 Mart 2014 Pazar gecesi Pelin Çift ile Öteki Gündem'e konuk olduk. Diğer konuklar: Doç. Dr. Sultan Tarlacı; Dr. İlhan Ocak ve İstanbul Müftülüğü Başvaizi Mustafa Akgül idi. Aşağıdan programın YouTube kaydını izleyebilirsiniz:

  )

Sinan Canan ve Serkan Karaismailoğlu ile beynimizin [n] ilginç halleri!